Zamansız Sahaf
Eski şehrin dar, Arnavut kaldırımlı sokağında zamanın uğramayı unuttuğu küçük bir dükkân vardı. Kapısının üzerindeki ahşap levhada pirinç harflerle tek bir kelime yazılıydı: Yazgı.
İçerisi, taze kahve kokusu ile sararmış kâğıtların o kendine has kokusunun harmanıyla doluydu. Dükkânın sahibi Tarık Bey, ömrünü kelimelerin izini sürmeye adamış yaşlı bir dil işçisiydi. Ona göre her kitap bir insan, her kelime ise o insanın kalbine giden bir yolaktı. Türkçenin zenginliğini, o incelikli deyişlerini korumayı kendine ödev bilmişti. Dükkânına girip de “Bana bir ‘aktivite’ kitabı önerir misiniz?” diyen gençlere tatlı bir tebessümle, “Etkinlik, evladım… Biz ona güzel Türkçemizde etkinlik deriz,” diye fısıldardı.
Güz rüzgârlarının sokaktaki kuru yaprakları savurduğu bir ikindi vakti, içeriye telaşlı bir genç girdi. Üstündeki başındaki ıslaklıktan, dışarıda aniden bastıran yağmura yakalandığı anlaşılıyordu. Elinde sımsıkı tuttuğu eski, meşin kaplı bir defter vardı.
Tarık Bey, gözlüğünün üstünden gence baktı. “Hoş geldin oğlum. Sığınacak bir liman mı aradın, yoksa kaybolan bir kelimeyi mi?”
Genç, derin bir nefes alarak defteri masaya bıraktı. “İkisini de sanırım, beyefendi,” dedi sesi titreyerek. “Büyükbabamdan kaldı bu defter. İçinde eski günlükleri var. Ama öyle kelimeler kullanmış ki ne demek istediğini tam olarak kavrayamıyorum. Günümüzün sıradan, tekdüze diliyle çözemedim bu düğümü.”

Tarık Bey defteri şefkatle eline aldı. Sayfaları çevirirken parmakları âdeta eski bir dostun elini tutar gibi saygılıydı. Gözü bir sayfadaki koyu mürekkeple yazılmış satırlara takıldı. Yüksek sesle, kelimelerin hakkını vererek okumaya başladı:
“Gönlümün umutsuz bir kışa evrildiği o gün, dilimdeki sitemleri bir kenara bırakıp sadece sükûtu seçtim. Bilirdim ki sükût, kalbi yoran kelimelerin en zarif örtüsüdür.”
Genç adam durakladı. “Sükût…” diye mırıldandı. “Ben bunu sadece ‘sessizlik’ diye çevirmiştim kafamda. Ama siz okuyunca sanki içindeki o derin kederi hissettim.”
Tarık Bey başını salladı. “İşte yanıldığımız yer tam olarak burası evladım,” dedi. “Sessizlik, sadece sesin olmama durumudur; boştur, kutupsuzdur ama sükût, içinde binlerce yaşanmışlığı, kırgınlığı ve olgunluğu barındıran bilgece bir susuştur. Kelimelerimizi sadeleştireceğiz diye onları çoraklaştırırsak, ruhumuzu da çoraklaştırırız. Bizim dilimiz bir deryadır; her duygunun, her sızının ayrı bir adı vardır orada.”
Genç, yaşlı adamın sözleriyle âdeta büyülenmişti. Dilin sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda geçmişi bugüne bağlayan canlı bir köprü olduğunu o an anladı.
O akşam, dışarıda yağmur tıkır tıkır camlara vururken iki farklı kuşak o küçük dükkânda baş başa verdi. Bir tarafta dilin koruyucusu bir bilge, diğer tarafta köklerini arayan bir genç… Sayfalar çevrildi, kelimeler ait oldukları o tahtlarına oturtuldu ve unuttuğumuz o güzel Türkçe, sahafın loş ışığında yeniden can buldu.