Sol elini çenesinin altına almış parmaklarıyla da dudaklarını dövüyordu. Gözleri dizüstü bilgisayarının görüntülüğündeki [ekran] satırlar arasında dolaşıyordu. Arkadaşını beklerken canı sıkılmasın diye yaptığı okuma eylemi daha da canını sıkmış gibiydi. Makalede okuduğu fıkrayı [paragraf] saçma bulmuş ve makalenin gerisine de sırf tamamladım diyebilmek için göz gezdiriyordu. Sıkılmamak adına başladığı eylem şimdi tam anlamıyla sıkılmasına neden olmuştu. Mekânı dolduran şarkıya kulak kesildi gözlerini görüntülükten ayırarak etraftaki masalara bakındı. Bir süre kahvehanedekilerin ne yaptığıyla ilgilendi ancak burayı dolduran insanların uğraştığı işleri daha anlamsız bularak gözlerini tekrar görüntülüğe çevirdi. Nerede kaldığını hatırlamaya çalışarak hızlıca birkaç cümle okudu. Az önce satırı bitirdiğinden emindi ama hatırlamıyordu. Sessiz okumak ne kadar da zordu. Okuyordu ama anlamıyordu tıpkı kelimeleri seslendirmeye odaklı metin okuyucular gibiydi. Peki sesli okumak, sesli okumak daha zor olmalıydı. Neticede işin içerisine dinleme yetisi de giriyordu hem akciğerlerden dudaklara kadar birçok uzvu [organ] işe koşmak gerekliydi. Başını öne eğdi elleriyle sertçe saçlarını avuçladı. İşte yine odaklanamamıştı. Bir süre öylece bekledi ta ki içinde tezahür eden hisse kadar. Kafasını kaldırmış ve kahvehanenin kapısına odaklanmıştı. Tam o anda kapı aralandı ve beklediği arkadaşı kapıda gözüktü. İşte bir kere daha olmuştu. Hissetmişti ve bakışlarını kapıya yöneltmiş ve kapı açılıvermişti. Gerçi epeydir arkadaşını bekliyordu bu seferkini mantıklı şekilde açıklayabilirdi. Arkadaşı masanın başına gelene kadar bunları düşünmüştü. Ayağa kalkma lüzumu görmedi zaten arkadaşı da bunu beklemiyordu.
-Selamünaleyküm Raci.
-Aleykümselam.
-Ne okuyorsun?
Bilgisayar görüntülüğünü kapatırken cevap verdi,
-Sence de kurttan mı türedik?
-Türeyiş destanını mı okuyordun?
-Onun üzerine yazılmış makaleleri karıştırıyordum diyelim. Buna okumak denemez.
-Anladım.
-Soruma cevap vermedin.
-Elbette kurttan türemedik.
-Tamam ama vaktiyle insanlar kurttan türediklerine inandılar ki böyle bir metin ortaya çıktı.
-Peki, ben sana sorayım. Maymundan gelebiliyorsak kurttan da doğabilir miyiz?
-Dalga geçme be kardeşim. O safsatanın evrim kuramının çarpıtılması sonucu ortaya çıktığını biliyorsun.
-Tamam tamam. Peki Adem’den mi geldik?
-Bilmiyorum.
-Bak mesele oldukça basit. Doğa karşısında aciz denebilecek halde bulunan insan yaratılışını anlamlandırmaya kalktı. Neticesinde de çeşitli esatirler [mit] ve anlatılar doğdu. Hem orada kurt, eğretilemedir. Yani kurttan kasıt yüksek ihtimalle yaratıcı ruhtur.
-Nasıl yani?
-Türeyiş destanında mevzu, yaratılışı açıklamaktır. Türkistan’da kurt önemli ongunlardan [totem] biri. Türkler hayvanlar alemine baktığı zaman kurdu kendileriyle özdeşleştirmişler. Kurt sürü halinde de yalnız da yaşayabilir. Ayrıca sürü içerisinde töre sahibidir. Örnekler çoğaltılabilir ama genel anlamda durum böyle ve esasen burada kutsal kabulden ötürü gelen bir seçim var. Türeyiş destanında kendisinden gelindiğine inanılan güç Umay Ana’dır. Hem kadim Türkler için börü kutsaldır. Börü demekten çekinildiği için kurt denmiştir. Belki saçma olacak ama mazur gör, teşbihte kusur olmaz. Anadolu’da[!] peygamber efendimizden bahsedilirken Muhammed denmez. Denilse dahi salavat çekilerek anılır. Hatta bu nedenle Mehmet ismini türetmişizdir.
-Haklı olabilirsin hatta haklısın da ama bana önerdiğin metinler iyiden iyiye sorgulamama neden oldu. Hele hele Yaratılış Destanı’nda anlatılanlar. İslamiyet’in tekilliğiyle çelişiyor.
-Nasıl?
-Mesela Ece ve Törüngey sonra cennetten kovulma hadisesi neredeyse birebir aynı.
-Evet ilginç derecede benzerlikler mevcut.
-Bahsettiğim benzerlikler iki türlü ortaya çıkmış olabilir. Ya esatir dini etkisi altına aldı ya da din esatiri etkisi altına aldı. Esatirlerin daha eski oluşunu göz önünde bulundurursak semavi dinleri çürütürüz.
-Peki, ya esatirler semavi dinlerin etkisiyle sonradan şekillendiyse?
-Evet dediğin gibi de olabilir. Sonuçta semavi dinler ilk insanı peygamber kabul ediyor. Tabi insan dünyaya Tanrı tarafından yollandıysa.
-İman ve ikrar…
-Beni yanlış anlama ama ne düşünüyorsam onu söylüyorum. İnanıyorum ama şüphe ediyorum ve düşündükçe de inancımı yitiriyormuş hissediyorum.
-Çok sevdiğim bir hocam, “Şüphe ediyorsan Tanrı seninledir demişti.”
-Cümle epey derinmiş.
-Şehrenderzâde Filibelili Ahmed Hilmi’yi bilir misin?
-Şu A’mâk-ı Hayâl’in yazarı değil miydi?
-Ha yaşa Raci kardeşim! Bazen beni çok şaşırtıyorsun. Kitabı okumuş muydun?
-Hayır ama biliyorum az çok.
-Bir kitap okunmadan nasıl az çok bilinebilir? Hele hele düşüncelerle örülü kitapları bilmek için okumak gerekir.
Raci sohbetin akıbetinin, usulca manasızlık safına geçtiğinin farkındaydı. Burnundan durmak üzere yavaşlayan katarlara [tren] has sesler çıkarıyordu.
-Sadede gel. Benim şüpheciliğimle kitabın alakasından mı bahsedeceksin?
-Kitapta şüphe ejderhasından bahsediyor yazar. Sen düşündükçe beslenen ejderhadan.
-Düşünme mi diyorsun? Aklımda soru işaretleri yokmuş gibi mi yapayım?
-Öyle demiyorum ama evet bu da bir çaredir. Lakin öyle davranmak insan aklını köreltir. Toplumumuz sahteliği gerçek sananlarla dolu ve toplum genelinde kabul edilen din, sahteleri gerçek gösterme sanatına evrilmiş. Şüphe ejderhasını besleyip beslememek senin elindedir. Beslememeyi seçersen genç ve güçlüyken her türlü fenalığı yapan yaşlanıp elden ve gözden düşünce cami avlusunda ezan kovalayan emeklilerimize dönersin. Sen, A’mâk-ı Hayâl’de kahramanın yaptığını yapacak şüphe ejderhanı besleyeceksin. Ejderhayı yenebilmenin yolu şüphe etmekten geçiyor. Bırak da benliğini sarsın. Hakikati bulmanın yolu soru sormaktan ve çoğu kez bu soruların cevabını kendin bulmaktan geçiyor.
-Haklısın, sorulara cevap verme işini şeyhlere bırakmamak lazım. Toplumu din konusunda hakikatten uzaklaştıran da onlar. Sahteleri gerçekmişçesine anlatan sahtekarlık sanatkarları.
-Şeyhlere, pirlere onların izi diye takip edilen tarikatlara sanatkârane demek sanatı aşağılamaktır. Ben sanat derken din tüccarlığını siyaseten uygulayanlardan bahsetmiştim.
-Anladım. Neticede din mefhumunu kullanan herkesten insanlığın alacağı var.
-İnsanlığın kutsal kabullerini kullanarak insanlıktan uzaklaşmak… Din muhteremdir ama şahsi kaldığı sürece. Bahsettiğim şüphe ejderhasının insana sarılmasında en büyük pay sahibi şeyhler, tarikatlar, siyasetçilerdir. Bana kalırsa senin durumun da biraz bundan kaynaklanıyor.
-Elbette bunun da etkisi var ama benim aklımı karıştıran mesele bizzat deneyimlediğim olaylar.
-Ne gibi olaylar hayırdır inşallah.
-Aslında sana da açmazdım bu meseleyi ama daha önce bana Türk esatiri ve rüya ile ilgili bir şeyler anlatmıştın. Senin yorumlaman daha sağlıklı olacak. Daha biraz önce sen mekâna gelmeden kapıdan içeri gireceğini hissettim. Kapıya odaklandım ve ayak seslerini duyar gibi oldum.
-Bak, durumu hafife aldığımı düşünme ama zaten buraya gelecektim. Buluşma yerimiz burasıydı ve sen beni bir süre bekledin.
-Evet bunları da düşündüm. Mantık çerçevesine oturtabiliyorum ama sadece bununla sınırlı değil. Beş gecedir aynı rüyayı görüyorum. Son üç gündür iş çığırından çıktı. Neredeyse içimde hasıl olan her şey gerçekleşiyor hatta her şey gerçekleşiyor. Anlamsız düşüncelerle boğuşuyorum.
Öne eğilerek iyice masaya yaklaştı. Sesine esrarengiz nağmeler yerleştirerek konuşmayı sürdürdü:
-İki gün önce rüyamdaki varlık bana büyük babamla konuşmamı söyledi. Dedemi en son beş- altı yaşlarımdayken görmüştüm. Üstelik yıllardır babamla araları bozuk, iletişimleri yok. Haliyle pek muhabbet beslediğim söylenemez. Nasıl konuşacaktım, ne amaçla konuşacaktım? Umursamadım ama içten içe korkuyordum çünkü rüyamda gördüğüm işaretlere yorduğum bazı şeyler yaşıyordum. Rüya tabiri kitaplarını saçma bulduğumu biliyorsun. Tamamen somut gerçekliği soyut işaretlere bağlamaktan ibaret. Rüya tabirinin temelinde yordama yatıyor. Freud’da da aynı durum var. Bilinçaltına atılanların rüya ile kavranması. Benzeşim yapmayı bilimsel bulmuyorum. Tıpkı burçlara inanmayışım gibi. Demek istediğim şu, kişilik özelliklerimi gök cisimleri belirleyemez ve rüyalarımda gördüğüm nesneler de yaşantımla ilgili ipuçları veremez. Özür dilerim konuyu çok dağıttım… Dedemle ilgili meseleye döneyim. Rüyamdaki varlığın “Büyük babanla konuş.” Demesini umursamamıştım. Ertesi gece tekrar aynı rüyayı gördüm ve varlık bana, “Büyük babanı neden aramadın?” diye sordu. “Bilmiyorum.” Şeklinde karşılık versem de beni duymuyordu. Sonra başka bir ses duydum ama bu ses bahsettiğim varlığa ait değildi. “Büyük baban öldü!” Kan ter içerisinde uyandım. Nefes nefeseydim. Sakinleştikten sonra tekrar uyudum. Sabah kahvaltı sofrasındayken amcam babamı aradı ve dedemin öldüğünü söyledi. Gece saat üç sularında kalp çarpıntısı nedeniyle vefat etmiş.
Raci sustuğunda sanki mekân da susmuştu. Arkadaşı, Raci’nin ciddiyetinin farkındaydı ancak anlattıklarının şaka olmasını temenni ediyordu. Şimdi Raci aklın kavrayamayacağı bir olayın kahramanı, arkadaşıysa tanığıydı. Korku gözlerinden okunuyordu ama Raci oldukça sakindi belli ki muhasebesini çoktan tamamlamış ve sonuç alamamıştı. Masa üzerine çöken kasveti dağıtansa elinde çay tepsisi ile masa başında beliren kahvehane sahibiydi “Çay alır mısınız gençler?” Masaya iki bardak çay bıraktı.
-Raci, öncelikle başınız sağ olsun. Ne denir bilmiyorum.
-Hayır biliyorsun. Bildiğini biliyorum.
-Raci, Türk esatiri ve rüya üzerine çeşitli çalışmalar yaptım. Evet, seninle de birazını paylaştım ama bunlar gerçeklikten çok uzak. Tıpkı Türeyiş Destanı’nda kurttan türeme olayı gibi. Vaktiyle inanılmış ama bilimin gelişmesiyle rafa kalkmış, efsaneleşmiş inançlar. Ben Türkiyat üzerine çalışan bir Türkçe öğretmeniyim hepsi bu.
-Bilimin açıklayamadığı, yanıtsız bıraktığı gerçekler sadece. “Bilimin her şeyi açıklamaya gücü yermeyebilir.” Senin cümlendi, sen söylemiştin.
-Rüyanda birtakım varlıkların seninle iletişim kurmaları ve bunların gerçekleşmesi tamamen deli saçması. Hem bilim sayesinde insanlar şaman rüyalarına inanmayı bırakmadı. Şaman rüyalarının sonunu getiren İslam diniydi. Bahsettiğin durum dinen de mümkün değil.
-Nasıl mümkün değil? Nasıl açıklayacaksın yaşadığım şeyleri. Bak örneklerini çoğaltabilirim. Yalnız bu da değil. Beş gecedir uyuduğumda aynı rüyayı görüyorum. Rüyamda evimizin bahçesindeki kümesin içerisinde üç civciv var. Varlık civcivleri beslemem gerektiğini söylüyor. İlk rüyada bunu yapmadım. İkinci rüyada ise mutfak dolabında buğday dolu bir kavanoz buldum ve kümese gidip civcivleri besledim. Kavanozu bilerek kapağı açık şekilde kümeste bıraktım. Ertesi sabah annem dolabı karıştırıp karıştırmadığımı sordu. Kavanozların sırası bozulmuş. Hemen bahçeye, kümese indim. Biliyorsun komşular şikâyet ettiği için iki yıldır tavuk beslemiyoruz. Yani iki yıldır ne ben ne de babam o kümesin kapısını açmadık ama bahsettiğim kavanoz kümeste kapağı açık halde duruyordu.
-Tamam da belki uyurgezerlik gibi uyku sorunları yaşıyorsun. Gece bir şekilde kalktın ve bunu yaptın. Uykusu esnasında cinayet işleyenler dahi var.
-Böyle söyleyeceğini biliyordum çünkü ben de senin gibi düşündüm ve keşke öyle olsaydı. Ertesi gün tüm uykum boyunca kendimi kayda aldım. Gece boyu sadece yatış şeklimi değiştirmişim. Asla yataktan çıkmamışım. Rüyamda kavanozu bilinçli şekilde kapı eşiğine koymuştum. Sabah uyandığımda bil bakalım nerede buldum.
-Yahu söylediklerin resmen akıl hastalığına delalet. İncelenmesi gereken bir vaka.
-Korkuyorum ve ne yapacağımı bilmiyorum!
-Rüyandaki varlıkla konuşmaya çalıştığında ne oluyor?
-Cevap vermiyor. Sadece benden istekte bulunuyor. Emretmiyor da zaten bazı istediklerini yapmıyorum ama bazılarını sorgulamadan yapıyorum.
-İstediği en tuhaf şey neydi peki.
-Bana tahta kap içerisinde şerbet verdi. Bunu içmelisin içersen bana yakınlaşırsın içmezsen de uzaklaşırsın dedi.
-Bade…
-Ne dedin?
-İçtin mi peki?
-İçtim ama nedenini bilmiyorum sanki rüyaları görmeye başladım başlayalı kendimi daha güçlü hissediyorum. İnsanüstü özelliklerim varmış gibi.
-Varlık nasıl bir şey?
-Varlık hiçbir şey. Sadece ses ve his. Göremiyorum, dokunamıyorum.
Çaylardan son yudumlar alınırken masaya sessizlik hakimdi ama korku yoktu. Anlattıklarına inanılması güç, kendini rüyalara inandırmış deli ile aklı başında geçinen bir öğretmen karşı karşıyaydılar. Raci’nin anlattıklarını daha önce okumuş ve üzerine çalışmalar da yürütmüştü. Fakat bunlar Türklerin eski halk inançlarındandı o kadar. Ne akla yatıyordu ne de kalbe. Ne bilimle örtüşüyordu ne de dinle. Geçerliliğini yüzlerce yıl önce yitirmiş şamanlık arkadaşında mı tezahür ediyordu? Merakla sordu?
-Ailende senin yaşadığın durumu yaşayan ya da yaşadıklarına yakın şeyler yaşayan kimse var mı?
-Bilmiyorum kimseye bir şey soramıyorum. Sen bile yadırgadın anlattıklarımı. Kolay değil tepki vermek farkındayım o nedenle yalnız sana anlattım. Rahmetli dedemde de buna benzer birkaç şey varmış küçüklükten beri duyardım. Hatta bir keresinde babamın kaza yapacağını rüyasında görmüş ve büyük anneme babamı aratmış. Benimki kadar büyük olmasa da sanırım onda da vardı. En azından rüya tabiri ile uğraştığını biliyorum.
Anlıyorum. Şaşkınlığımı bağışla ciddiyetinin de farkındayım ama inanmak zor geliyor.
-Önemli değil farkındayım ama beni anlayarak yardım edebilecek bir tek sen varsın. En azından bildiklerini benimle paylaş başka isteğim yok.
-Bildiklerim senin durumunu açıklamaya yetmez. Hekim desteği alman gerektiğini düşünüyorum. Neticede onlar durumu sana bilimsel şekilde açıklayabilir. Yine halk arasında cinci hoca diye tabir edilen kimseler var, onlar esasında seni bundan kurtarabilirler mi bilmem ama İslami şaman oldukları ortada. Senin durumun daha farklı olabilir. İnsana ağır gelecek durumların içerisindesin. Ben kesin gerçeklikten bahsedemem ama Türk esatirinde şaman rüyaları kutsal sayılır. Şamanlar rüya sonucu el alarak şaman olurlar yani özünde seçilmiş kimselerdir ve insanın kavrayamayacağı olağanüstülükler onlar için sıradandır. İnsan ve Tanrı arasında muhterem konumda yer alırlar. Din adamlarıdır ama günümüzdeki gibi de değil. Onlar aynı zamanda şifacıdır, sanatçıdır. Türk ulusunun geçmişine ve geleceğine hakimdir. Esatir içerisindeki yeri o kadar kutsaldır ki esatirlerin onlardan doğduğuna inanılır. Onlar aktarıcıdırlar. Sıradan alemden öteki aleme giderler ve Türk Tanrısının buyruklarını Türklerle paylaşırlar. Bütün işlerini ise rüya şeklinde tabir ettiğimiz ayinlerde gerçekleştirirler. Rüyada şaman olurlar ve rüyada şamanlıklarını sürdürürler. Sen elbette şaman değilsin ama şamanlıkla sıradanlık arasındasın. Deden de şaman değildi ama o da senin gibi belki de senden daha basit bir geçiş evresindeydi. Rüyalarda gördükleri gerçekleşen insanlar için şaman kanı taşıyor denebilir. Yüksek ihtimalle atalarından biri Türkistan’da binlerce yıl öncesinin şamanlarından biriydi. Yedi kuşakta bir şaman güçleri terennüm eder. Şaman olamazsın ama onların türkülerini mırıldanırsın. Esatir açısından durumumu değerlendir dersen söyleyeceklerim bu kadar.
Raci dudaklarında tebessümle arkadaşının söylediklerini düşünüyordu. Yaşadıkları ne kadar ürkütücü görünse de içten içe güçlü hissediyordu. Tebessüm eden dudaklarının kıvrımını arttırarak sordu:
-Ne yani insanlar arsasında seçilmiş kişi miyim?
-Sen doğduğunda insanlığın ismine el koymuşsun. İnsanoğlu fazlaca aciz, zayıf ve muhtaçtır. Hayatını rica ile devam ettirir. Raci demek, insan demektir. Rica eden, isteyen, yalvaran, ümit eden…