Sanrı, yalnızca gerçeği yanlış görmek değildir; gerçeğe bakarken başka bir duruma kendini inandırmaktır. İnsan sanrıya kendi kendine düşmez. Sanrı, yavaş yavaş insana alıştırılır ve beğendirilir. Devamında özendirilir. Sonunda da sanrı insanın benliğini oluşturur. Avrupa, ülkemiz insanı için uzun süredir imrendirilen sanrının adıdır. Yüzyılı aşan süredir parlatılan, övülen, örnek gösterilen Avrupa, insanların önüne konulan sanrı yaşamıdır. Batı bölgeleri ilim irfan bakımından önde olabilir ancak bu önde oluş Batı’nın kazancı değil, Doğu’nun zamanında yaşadığı ilim, irfan kaybından gerçekleşmektedir. Çağlar öncesinde Batı’nın özendiği ve dersler almak için Doğu’nun en uzak yerlerine göç ettiği dönemlerden, nasıl oldu da ilim irfan öğrenmek için Batı’ya özenildiği ve hayat sanrısının Batı’dan kazanıldığına inanır hâle gelindiğini hepimizin kendisine sorması gerekir. Özetle Avrupa sanrısı yalnızca karşılaştırma değil, insanları ve toplumları sıralayan değer dizgesi hâline gelmiştir.
Sanrı tam da burada işler hâldedir: Avrupa sanrısı kendi içinde yaşayanları büyütürken, başka coğrafyada yaşayan insanın kendisini eksik görmesine yol açar. Avrupa, insanların ruhunda bir coğrafya olmaktan çıkmış; bir ölçüt, bir üst basamak, bir kurtuluş anlatısı hâlini almıştır. Ülkemiz insanı ise bu anlatının karşısında kendisini hep eksik, hep geride, hep tamamlanması gereken biri vaziyetinde görmeye başlamıştır.

Bu sanrının kökleri, sanayi çağının ilk büyük dönüşümlerine kadar uzanır. Avrupa, üretimi makineyle[!] hızlandırırken emeği coğrafyalar arasında paylaştırmıştır. Zenginlik merkezde birikirken yük çevreye dağıtılmıştır. İşte ülkemiz insanının Avrupa ile kurduğu ilişki de bu eşitsiz paylaşımın içinde biçimlenip son hâlini almıştır. Avrupa sanrısı son hâlinde kurucu değil, çağrılan; özne değil, gereç olduğunu gerçekte göstermiştir.
Ülkemiz insanının Avrupa sanrısıyla karşılaşması çağlar öncesinden başlasa da günümüzde bariz şekilde hatırlanacak gerçeklerden birisi ülkemizden özellikle Almanya’ya yönelen işçi göçüdür. Bu durum sanrının en somut ve en öğretici örneklerindendir. Resmî anlatıda bu göç, kaçırılmaması gereken “fırsat” şeklinde sunulmuştur. Oysa gerçek, Avrupa’nın kendi emeğini pahalı bulduğu noktada başka emeklere yönelmesiydi. Ülkemizdeki işçiler de bu sanrının gerçekleri yaşatacağını düşünmüştür. Ağır işlerin, uzun saatlerin ve düşük maliyetli karşılığın insanı olmuşlardır ama bu durum, ilerleme masalıyla örtülmüştür. Sanrı, emeğin sömürülmesini, hayatta bir kere gelebilecek fırsat sözcüğüyle gizlemiştir.
Konuk işçi sınıflandırması, bu sanrının en açık gerçeği olarak görülmelidir. Yıllarca çalışan, üreten, kentleri ayakta tutan insanlar, hiçbir zaman o yerlerin gerçek parçası sayılmamıştır. Geçicilik kalıcılaşmıştır. Yerleşik göçebeler şeklinde görülmeye devam etmişlerdir. Sessiz çığlıklar Avrupa’ya uyum sağlama diye adlandırılmıştır. Bu durum yalnızca bedeni değil, belleği de yormuştur. İlk göç eden kuşak susmuş, ikinci kuşak uyum sağlamaya çalışmış, üçüncü kuşak ise kimlik yarılması içinde büyümüştür.
2000 yılından sonra sanrı sona ermemiştir. Yalnızca biçim değiştirmiştir. Ülkemizi de derinden etkileyen iktisadi sorunlar, ülkemizde önemli bir kesimin, özellikle de öğrencilerin yeniden Avrupa sanrısına yakalanmasına yol açmıştır.
Günümüzde sanayi işçisinin yerini öğrenci almıştır. Göç, artık tulumla değil sırt çantasıyla ve kalın okuma kitaplarıyla yapılır hâle gelmiştir. Ama sanrının dili her zaman aynı kalmıştır: Avrupa’ya giden kurtulur. Orada okuyan ilerler. Orada düşünen özgürleşir. Bu sanrı, genç zihinlere erken yaşta yerleştiğinden, daha yükseköğrenim sıralarına gelmeden Avrupa, bir seçenek değil bir sınıflandırma ölçütü hâline gelmiştir.
Ülkemiz öğrencisi, kendini Avrupa’ya bakarak tartmaya başlamıştır. Kendi eğitimini yetersiz, kendi yükseköğrenimini sıradan, kendi dilini eksik saymaktadır. Oysa bilgi, yerle değil emekle büyür. Ama sanrı, bilgiyi coğrafyaya bağlar. Böylece genç insan, daha yola çıkmadan yenik düşer. Gitmeden küçülür. Ülkemiz öğrencileri de Avrupa sanrısı ile geçmişini unutmaya başlar hâle gelmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Tarihini bilmeyen bir milletin yok olmaya mahkûm olduğunu” söylemesi, aslında günümüzde öğrencilerin Avrupa sanrısı ile nasıl yok olduğunun bir ispatı hâline gelmiştir.
Avrupa’daki yükseköğrenim kurumları, nitelikli insan göçünü isteksiz ama hesaplı biçimde kabul etmektedir. Avrupa asırlardır yabancıları sevmemiş ve kabul etmemiştir. Ancak en sevdiği gerçek, bilginin sömürülmesi olmuştur. Çünkü Avrupa da biliyor ki emek-sermaye dönemi artık sona ermiştir. Günümüzde bilgi-sermaye daha fazla kazandırmaya başlamıştır. Avrupa için yabancı öğrenci, gelir kaynağı hâline gelmiş; süslenmiş çeşitlilik örneğidir. Ama çoğu zaman öğrenciler eşit değildir. Yabancı öğrenciler, kendisini kanıtlamak için iki katı çalışmaktadır. Yabancı öğrencilerin elde ettiği başarılar kişisel görülür ancak hata yaparlarsa bu durum hemen kimliğinde yazan ülkeye atfedilir. Bu davranış biçimi açıkça söylenmez ancak yabancı öğrencilere gösterilen davranışlar kendisini her gün rastladığımız yazılı ve görsel basında göstermektedir.

Avrupa sanrısı, kendi değerleriyle yaşadığı derin çelişkiyi açığa çıkarır. Özgürlük söylemi güçlüdür ama seçicidir. İnanç özgürlüğü vardır fakat inancın kamusal görünürlüğü sorun sayılır. Düşünce özgürlüğü övülür ama düşüncenin kimden geldiği önemlidir. Bu ikilik, Avrupa sanrısının gerçeğe yansımasını oluşturur.
Öğrenciler, bu sanrının içinde yaşamaya zorlanır. Bir yandan Avrupa’ya hayranlık beslemesi beklenir, diğer yandan Avrupa’nın onu tam kabul etmemesine alışması istenir. Bu, insanı içten içe aşındıran yüktür. İnsan, kendini sürekli dönüştürmeye çalışır. Adını kısaltır, sesini törpüler, geçmişini sadeleştirir. Ama ne kadar sadeleşirse sadeleşsin, yine de Avrupa’nın ötekisi olarak kalır. Bu durum insanın yüzüne daha havaalanında çarpmaktadır. Avrupa’da yaşayan insanla diğer ülkelerden gelen insanlar sınır kapılarında ayrı kapılardan geçmek zorunda bırakılır. Üstleri, bavulları defalarca aranır ve rencide edilirler.
Sanrı burada tamamlanır. Avrupa’ya gitmek, eşit olmak sanılır. Oysa çoğu zaman yalnızca daha incelmiş bir eşitsizliğin içine girilir. Sömürü artık açık değildir, örtülüdür. Üretimevinin [fabrika] yerini kurumsal yapılar ve yükseköğrenim merkezleri, ağır işin yerini zihinsel baskılar almıştır. Ama sonuç değişmemiştir: Değer üretilir, tanınma sınırlı kalır.
Bu nedenle Avrupa sanrısı, yalnızca hayranlık değil içselleştirilmiş küçülmedir. İnsan, kendini başkasının ölçüsüyle tartmaya başladığında, ne kadar ilerlerse ilerlesin hep eksik kaldığını hisseder. En büyük yoksullaşma da burada başlar.
Sonuç olarak Avrupa’yı eleştirmek, düşmanlık olarak görülmemelidir. Eleştiri, gerçeğe saygıdır. Eleştirilmeyen her yapı, zamanla baskıya dönüşür. Emekle başlayan, eğitimle süren, kimlikle derinleşen bir düzen söz konusudur. Bu düzen, ülkemiz insanını yalnızca çalıştırmamış, düşünme biçimini de yönlendirmiştir. “Orada olmak” değer sayılırken, “orada ne olduğun” geriye itilmiştir. Oysa asıl soru şudur: İnsan nereye gittiğinde değil, neye dönüştüğünde özgürleşir? Avrupa’ya gidip kendini inkâr eden mi ileridir, yoksa bulunduğu yerde düşüncesini büyüten mi? Sanrı, bu soruların sorulmasını istemez çünkü sanrı, sorguyla çözülür ve gerçeğe dönüşür. Bu nedenle yapılması gereken, Avrupa’ya sırt çevirmek veya tek göz ile bakmak değildir. Bir göz hayranlığı, öteki göz eleştiriyi taşımalıdır. Aksi hâlde biri körleşir. Sanrı çözüldüğünde ise geriye zor ama sahici bir gerçek kalır: Kurtuluşun coğrafyada değil, bilinçte olduğu anlaşılmalıdır. Bilinç, ancak insanın sanrılara kapılmasıyla değil, kendisiyle yüzleşmesiyle büyür.

Yazar: Seyfican Görgülü
seyficang@gmail.com