Bir saray konutun [rezidans] on birinci katından, başı dik, bakışları yenilgi dolu bir ruh daha düştü. Ön kapıdan sessizce çıktı, aramıza katıldı.
Günlerdir evden çıkmayan Layla, gelişigüzel savrulmuş boş içki şişelerinin arasında son bir yudum aradı. Bulamadı. Umudunu yitirince, sendeleyerek çalışma masasının olduğu yere yöneldi. Unutulmuş bir şişe, belki zihnindeki gürültüyü susturacak yudumu saklıyordu. Odaya girdiğinde ekranın[!] karanlığa meydan okuyan soğuk ışığı karşıladı onu. Açık kalan e-posta[!] kutusunda, uykusuz gecelerinin eseri olan tasarının bir başkasına devredildiğini bildiren o birkaç satır… Sanki infaz kararı gibi karşısında duruyordu. Bu, sadece elinden alınan bir iş değildi. Tutunmaya çalıştığı son dalın da kırılışıydı.
Düşünceleri darmadağınık oradan oraya çarparken, Soul’le yediği son akşam yemeği bir film şeridi gibi geçti gözünün önünden. Paris’te Bir Gece Yarısı gibi başlamış, Hakkâri’de Bir Mevsim gibi bitmişti. Evlilik teklifi alacağına emin, heyecanla oturduğu o masadan, nedenini bile anlamadığı bir vedayla, paramparça kalkmıştı. Bir çıkmazın içine sıkışmıştı.
Telefonuna[!] uzandı, abisini aramak istedi ama son kavgalarında birbirlerine söyledikleri sözler önüne aşılmaz bir duvar ördü. İş hayatı enkaza dönmüş, özel hayatı ıssızlaşmıştı. Tam o sırada, masanın köşesinde, kitapların ve boş kadehlerin arasına sığınmış parlayan madeni bir şey fark etti. Babasının yıllar önce izci obasıyla ormana giderken avucuna bıraktığı eski çakı değil miydi o? Unutulduğu yerden âdeta gülümsüyordu. Uzandı, parmakları çelikle buluştu. Çeliğin soğukluğu parmak uçlarından ruhuna sızarken mırıldandı:
“Belki de huzur buradadır…”
Layla, binanın gölgesinde bıraktığı hayatından döner kapıyla ayrıldı, sessizce geceye süzüldü. Nereye gittiğinin önemi yoktu. Sokak lambalarının donuk ışığında, can çekişen şehrin içinde umarsızca yürüdü. Durağa vardığında hiç düşünmeden yaklaşmakta olan tramvaya[!] bindi. İçerisi boş, camlar ise buğuluydu. Kapılar kapandı, dış dünya silikleşti. Geriye sadece mutlak yabancılık kaldı.
Son Durak yazısı onu kendine getirdi. Tramvaydan indiğinde nehrin iki yakasını birbirine bağlayan bir köprünün ayağındaydı. Keskin bir rüzgâr tenine dokundu, ürperdi. Kapıdan çıktığından beri hissettiği ilk gerçek duygu buydu. Ellerini ısıtmak için dudaklarına götürdüğünde, bileğindeki kurumuş kanı fark etti. Olanları hatırladı. Geri alamayacağı o anları…
Biri fark etmiş miydi?
Bakışları çevrede gezindi, kimseler yoktu. Köprünün karanlık kemeri altında, yanıp sönen bir levha dikkatini çekti. Harfler okunaklı bir sıraya dizilmek yerine, ortaya gelen harf bir sonraki tarafından köşelere kovalanıyordu. Yaklaştı. Işıklı levhanın altında kanatları ardına kadar açık kapıyı gördü. Ahşap kapının üzerinde tuhaf simgeler vardı. Dikkatli bakınca simgeler anlam kazanmaya başladı. Bir takvim yaprağı, kırık bir yüzük, bir çakı, bir tramvay… Kapıya mühür gibi vurulmuş geçmişi, reddedemeyeceği bir davet gibi onu içeri çağırıyordu.

Eşikte durdu. Girmekle dönmek arasında tereddüt etti.
“Daha ne olabilir ki?” diye mırıldanarak loş ışıklı dar geçide adımını attı.
Geçit, tavanı karanlıkta kaybolan geniş bir sofaya [salon] açıldı. Yuvarlak masaların etrafında toplanmış onlarca insan, yabancı şiveyle fısıldaşıyordu. Layla nerede olduğunu anlamaya çalışırken, yanında siyah harmaniyeli [pelerin] bir adam belirdi. Yüzü, bir heykeltıraşın elinden çıkmışçasına kusursuz ve donuktu.
“Mekânımıza şeref verdiniz, küçük hanım,” dedi ve hafifçe eğildi.
Başında fötr[!] şapka vardı. Ucunda gümüş bir elma olan bastonu[!] da elindeydi. Bakışlarındaysa bir soylunun dinginliğiyle birlikte hükmedici bir sessizlik…
Layla cebindeki bozuklukların bir bardak biraya[!] bile yetmeyeceğini düşündü. Çıkışa kaçamak bir göz attı. Adam sanki düşüncelerini okumuş gibi bastonunu zarifçe hareket ettirip köşedeki masayı işaret etti.
“Bu gece bizim misafirimizsiniz, küçük hanım. Buyurun. Gösteri başlamak üzere.”
Masaya doğru yürürlerken Layla’nın adımları, onun tartımına [ritim] uydu. Adam, sandalyeyi oturması için nazikçe geri çekerken Layla’nın ensesinde bir fısıltı belirdi:
“Ellerinizi yıkamak isterseniz, şu kapıdan…”
Bastonun ucu, siyah beyaz boyalı büyükçe bir kapıyı gösteriyordu. Layla’nın kanı çekildi. Ellerini ceplerinden hiç çıkarmamıştı, bileklerindeki kurumuş kanı görmüş olması imkânsızdı. Düşünmekle direnmek arasında, içgüdüsel bir itaatle hipnotize olmuş gibi helaya yöneldi. Parmaklarının arasından süzülen kurumuş kanın, musluğun [lavabo] madeni çemberinde dönerek kayboluşunu izledi.
Dalgın… Sessiz… Tepkisiz…
İşaret ettiği masada buz gibi bir bardak bira onu bekliyordu. Sandalyeye ilişti. Kimdi bu adam? Nereye gelmişti? Zihninin kıyısında dönüp duran bu sorular, yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide asılı kalmış biri için fazla gürültülüydü. Başını iki yana salladı ve kendini gecenin akışına bıraktı.
Bardaktaki bira henüz yarılanmıştı ki sofa karanlığa gömüldü. Işıntı [spot] ışıkları, karanlığı bir bıçak gibi yararak sahneyi buldu. Masalar gölgede silinirken, ışığın tam altında şapkalı adam belirdi. Bastonunu yere sabitlemiş, vakur bir edayla duruyordu. Fısıltılar bir anda coşkuya döndü. Alkışlar, ıslıklar birbirine karıştı.
“Gecenin kayıp ruhları, hoş geldiniz!” Sesi kalın, tok ve zamansızdı.
“Istıraplarına huzur arayanlar… Varlıklarının sebebini yitirenler… Tamamlanmamış hikâyelerini geride bırakanlar… Dünyanın geçici heveslerine ölesiye tutunanlar… Ölümün bilinmezliğinde sendeleyenler… Vicdan azabıyla kavrulanlar. Kayıp Ruhlar Kabaresi’ne hoş geldiniz.”
Sofa alkışlarla inlerken Layla da bu coşkuya kaptırmıştı kendini. Adam bastonunu iki kez yere vurdu.
Tak! Tak!
Ses kesildi.
“Beni bilirsiniz! Dünyanın en meşgul rehberiyim. Vakti geldiğinde fanilikten sonsuzluğa adım atanlara eşlik ederim. Yolları karışanlara yön, soruları bitmeyenlere sessizlik veririm.”
Elini havaya kaldırdı. “Kadehim sizler için.”
Tek yudumda içti. Ardından bastonunu zarifçe havaya fırlattı. Ucundaki gümüş elma bir tüy gibi süzülüp avucuna düştü. Elmadan, çocuk iştahıyla koca bir ısırık aldı. İzleyiciyi selamladı ve sahneden çekildi.
Kan kırmızısı perdeler, bir kuğu gibi süzülerek aralandı. Sahnede, gözleri bembeyaz, bakışları boşluğa sabitlenmiş bir santur ustası duruyordu. Tellerine dokunduğu an yükselen ezgi [melodi], kısa sürede dizginlenemeyen bir fırtınaya dönüştü. Sofayı çığlıklar ve iniltiler doldurdu. Hiçbir yere tutunamayan ruhlar, kör adamın çevresinde savrulmaya başladı.
Kargaşanın içindeki bazı yüzler Layla’ya tanıdık geldi. Bileklerinde yılan desenli bilezikleriyle Kleopatra’yı, göğsünde at tasviri taşıyan adam Paris’i, peşinden savrulan sarı saçlı Helen’i andırıyordu. Her biri aşkı için ihaneti seçmişti. Şimdi tutkularının sonsuz rüzgârında dönüp duruyorlardı. Fırtınanın ortasında sahne ışığı, yukarıdan süzülerek inen adamın üzerinde sabitlendi. Ayakları yere değdiğinde omuzları dik, duruşu mağrurdu. Sesi, rüzgârın uğultusunu bastırarak sofanın dört yanına yayıldı:
“Kardeşimin karısı Francesca ile şövalye[!] Lancelotto’nun kraliçesine duyduğu aşkı okuyorduk. Kitaptaki o ilk öpücüğe geldiğimizde, bakışlarımız birleşti ve ben onu öptüm. O kitabı bir daha hiç açmadık. Kısa sürede yakalandık. Şimdi bir lahza durup birbirimizin yüzüne bakabilmenin hasretiyle savruluyoruz.”
Gerçek dünyada mıydı, bir hayalde mi, karıştırdı. Gözleri ona oyun oynamış, ruhlardan biri Ruh [Soul] gibi görünmüştü. Santur sustu. Fırtına ağır ağır dindi. Sofa karanlığa çekildi.
Perde, kan kırmızı kanatlarını bir kez daha araladı. Sahne bu kez kasvetli bir ormana dönmüştü. Dalları düğüm düğüm, yapraksız ve kapkara ağaçlardan oluşan tekinsiz bir orman… Ağaçların meyvesi yoktu. Gövdelerini keskin dikenler sarmıştı. İnsan yüzlü, dev kanatlı kuşlar tiz çığlıklarla uçuyor, pençeleriyle dalları kırıyorlardı. Kopan daldan sanki damarlar kesilmişçesine koyu kırmızı kan sızıyordu. Orman, acı içinde kıvranan insan sesleriyle sarsılıyordu. Rehber bastonunu yere vurup öne çıktı.
“Şiddet Ormanı’na hoş geldiniz! Kendi elleriyle hayat iplerini koparanlar, burada bedenlerinden sonsuza dek mahrum bırakılır.”
Gövdesi heybetli bir ağaca yaklaştı. Kuru dallarından birini kopardı. Bir feryat sofanın duvarlarında yankılandı. Layla ellerini gayriihtiyari masanın altına gizledi. Gövdeden sızan kara kan, bileklerindeki durdurulamaz akışı anımsatmıştı. Rehber, sahnenin tozlu ışıkları altında ona doğru bakmıyor olsa da sesinin hedefinde Layla vardı:
“Minos tarafından Şiddet Ormanı’na fırlatılan bu ruh, nice savaşlardan madalyayla[!] dönmüş bir komutandı. Kendi elleriyle göğsüne sapladığı bıçakla bedenini terk etti. Düştüğü yerde kuru bir ağaca dönüştü. Şimdi yalnızca bir gövde, içi çığlık, kabuğu diken…” Sesi artık bir bıçak kadar keskindi.
İniltiler arasında perde aynı vakur edayla ağır ağır kapanırken, Layla’nın gözleri gövdesinden yeşil dalıyla uzanan bodur ağaca takıldı. Henüz zehirli dikenle tanışmamış o cılız dala… Bileğindeki sızı, yerini karıncalanmaya bıraktı. Bardakta kalan son yudum için uzandı, parmakları kadehi kavrayacak gücü bulamadı.
“Gösteriyi nasıl buldunuz, küçük hanım?”
Sese döndü. Silindir şapkalı adam hemen yanında oturuyordu. Layla hafifçe geriye çekildi. Kaşları çatıldı. Sesi çıkmadı. Toplayabildiği gücüyle fısıldadı:
“Neredeyim?”
“Son duraktasınız. Burası senin gibilerin, suçunu işlemeye karar vermeden önce çığlıklarını duymaları için var. Seçimini yeniden düşünmen için son fırsatın küçük hanım. Son fırsat. Son fırsat…”
Diyen sese abisinin sesi karışıyordu:
“Biri cankurtaran [ambulans] çağırsın! Çabuk!”
“Dayan Layla, dayan güzelim…”

Yazar: Bilgin Bengi Birgi
bengibirgi@gmail.com