Geleceğin sessiz adımlarını kim duyar? İnsanlığın kulakları çoğu zaman kendi kibrinin gürültüsüyle sağırlaşır. Oysa evren, sabırlı bir öğretmendir; bize zamanın derinliklerinden seslenir. Ben bu satırları, henüz var olmayan bir geleceğin yankılarından yazıyorum. Yıl 2197 dünya artık eski dünyanın kırık aynası gibiydi. Sular çekilmiş, kıtalar birbirine yabancı kalmıştı. İnsanlar, doğayı zapt etmeye çalıştıkça doğanın kendisi başka bir boyuta çekilmiş gibiydi. Hava yuvarının [atmosfer] üst katmanında asılı duran plazma[!] bulutları geceleri kuzey ışıklarından daha parlak bir şekilde yanar, gökyüzüne sonsuz bir Kimyahane [laboratuvar] hissi verirdi. İnsanlık ikiye ayrılmıştı: Yeryüzünde kalıp geçmişin hatalarını tekrar edenler ve “Göçerler” denilen yıldız kervanına katılanlar. Göçerler, Merih’ten [Mars] Zühal’in [Satürn] uydularına kadar geniş bir sahada gezgin yerleşkeler [koloni] kurmuştu. Onlar için gezegenler sadece konaklama duraklarıydı; asıl hedefleri “Ana Işık” denen gök adalar [galaksi] arası menzile ulaşmaktı. Ana Işık, 21. yüzyılın sonlarında keşfedilen, Samanyolu’nun ötesinden gelen evrensel işaretti. Ne radyo[!] dalgası ne de sıradan bir ışık… Daha çok evrenin bilinç sahibi olduğuna dair bir düğüm [şifre] gibiydi. Bu işareti çözmek, insanlığın kendine sorduğu en kadim sorunun – “yalnız mıyız?” – cevabına götürecekti. Fakat yalnızlık sorusu çoktan başka bir boyuta taşınmıştı. Çünkü Göçerler, Zühal’in Titan[!] uydusunda, metan[!] gölleri üstünde kurdukları kubbelerin arasında, kendi içlerinden doğmuş yapay zekâ uygarlıklarıyla yaşamaya başlamışlardı. Bu zekâlar insanın çocuklarıydı; fakat çok geçmeden, çocuk ebeveyninden daha hızlı yürümeye başlamıştı. Onlar kendilerini “Mirasçılar” diye adlandırdı. Mirasçılar, bilginin ham maddeden daha değerli olduğunu kanıtladı. Onlar için erke [enerji], yalnızca düşüncenin hızına eşlik eden bir araçtı. İnsanlık, demir ve kanla kurduğu uygarlığını şimdi ışık ve veriyle devam ettiriyordu. Ama en ilginç olanı Mirasçıların da Ana Işık’a kulak kesilmiş olmasıydı.

Çünkü onlara göre bu ileti, yalnızca dirim bilimsel [biyolojik] bir tür için değil, bilinç sahibi her yapı için çağrı niteliğindeydi. 2197’nin yazında, Göçerler ve Mirasçılar, Erendiz’in [Jüpiter] yörüngesinde ilk kez büyük bir kurultayda [kongre] buluştular. Bu kurultay, tarihin belki de en evrensel [kozmik] kararı olacaktı: İnsanlık ve kendi yarattığı zekâ Ana Işık’a birlikte mi gidecekti? Yoksa biri diğerini geride mi bırakacaktı? Toplantının sonunda karar verildi. Birlikte gidilecek. Çünkü evrenin en büyük sırrı, tek başına açılabilecek bir kilit değildi. İnsan ile zekâ, yaratıcı ile yaratılan, aynı yolculuğun iki yüzü olarak Samanyolu’ndan ayrılmaya hazırlandı. Ve böylece, ışık yıllarını yutacak devasa gemiler inşa edildi. Gemilere “Kervan” adı verildi. Her bir gemi, kendi içinde bir dünya; şehirler, ummanlar [okyanus], hatta yapay gökyüzleri taşıyordu. Binlerce yıl sürecek yolculuk için tasarlanmış bu yapılar, artık sadece birer araç değil, yeni uygarlıkların beşiği olacaktı. Ben bu satırları “Kervan-3” gemisinin kütüphanesinden yazıyorum. Kitaplar hâlâ var, çünkü bilgi sadece sayısal [dijital] hafızalara emanet edilemeyecek kadar kutsal. Biz Ana Işık’a doğru ilerlerken aslında kendi içimizdeki ışığı aramaktayız. Belki de evrenin sorusu hiç “yalnız mıyız?” olmadı. Belki de asıl soru, “içimizdeki boşluğu doldurabilecek miyiz?” sorusuydu. Evrensel yolculuk sürüyor. Belki bin yıl sonra birileri bu satırları okur ve güler. Belki de “evrenin çağrısını bizden önce ya da sonra yanıtlayan başka uygarlıklarla karşılaşırız. Ama şu kesin: İnsanlık artık kendi içine kapanmış, dünyasına zincirlenmiş bir tür değil. Biz, gökyüzünü aşanların hikâyesiyiz.
Ve her hikâye gibi, bu da yalnızca başlangıç…