Kendisini çağdaş diye niteleyen günümüz insanın eğlenceden kastını hâlâ anlayabilmiş değilim. Kaçmaya çalıştığı birçok kalıp, farklı şekil ve tanımlarla tekrar tekrar karşısına çıkmasına rağmen sanki ilk defa tanışıyormuş gibi onlara sarılması bana hep çocukça gelmiştir. Eğlence de bunlardan birisi şüphesiz. Eğlencenin çağcıl hayatın getirilerinden biri gibi gözükmesi, çok nitelikli bir maskedir[!] onun için. Sözüm ona, çağdaş olmak, hatta çağcıl yaşamak isteyen koyun sürüleri de kapılıp gidiyor maskelinin peşine. Geleneksel ayinlerden kaçarken bir anda çağdaş ayinlerin, yani; kalabalık eğlencelerin göbeğinde buluyor kendisini. Denizde bulduğu ilk yılana sarılıyor. Başka çaresi de yok çünkü nerede olduğu ve nasıl girdiği hakkında en ufak bir fikri bile yok. Yazık, kendinden kaçan bir neslin ağlatısı [trajedi].
Farklılıktan doğan kaygıyı azaltmanın bir yolu, uyum sağlama istemiyle doğrudan alakalı olduğunu düşündüğüm bu durum; toplumsal, ekinsel [kültürel] hatta küresel etmenlerle doğrudan alışveriş halinde. “Anamalcı [kapitalist] toplumda eşitliğin anlamı değiştirilmiştir.” diyor Eric Fromm ve ekliyor, “Eşitlikle kastedilen bireyselliğini yitirmiş insanların, kendiçalışırların [otomat] eşitliğidir.” Bugün eşitlik, birlikten çok aynılık anlamına gelmekte. Bu, soyutlamaların aynılığı; aynı işte çalışan, aynı biçimde eğlenip aynı gazeteyi okuyan, düşünceleri ve duyguları aynı olan insanların aynılığı. Bireysel yaratıcılıktan uzak, imlemelerle [kodlama] hareket eden ve düşünmeyen kalabalıkların, yani sürülerin aynılığı. Şahsi var oluşun farkındalığının eksikliği burada söze giriyor. Ben kimimden ziyade “Sen kimsin?” sorusuna olan düşkünlüğü, gözlerini kör ediyor. Kişilik çehrelerinin [persona] arkasında çok mutlu ve çok zinde hissediyor kendisini. Ta ki, amansız kaçışı küçük bir çakıl taşına takılana kadar. Çakıl taşına takılıp düşmeyi kendisine yediremiyor ve yerden kalkmak için en iyi bildiği şeyi yapıyor, eğleniyor. Bir toplumsal ayinden diğerine kaçıyor, yerden kalktığına ya da yeterince kandırıldığına kanaat getirinceye dek, ne yazık ki farkına bile varmadan.
“Kalabalıkların aklı yoktur.” diyor Bakiler, Sözün Doğrusu’nda. İçinde bulunduğumuz çağda kalabalıkların aklı olmadığı bir gerçek. İşin kötüsü, olmayan o aklı denetleyen bir akıl var. Çağcıl diye nitelenen dünya, özgürlüğüne düşkün ama bir o kadar da kolayca yönlendirilebilen insan yığınlarıyla dolu. Birey olarak özgürlüğüne düşkün ama sürü halinde her türlü yönlendirmeye açık, hatta muhtaç. Toplumları yönlendirme ihtiyacı, beraberinde gizliliği de getiriyor. Fark ettirmeden, tamamen algılama yönetimiyle yapılan bir yönlendirme. “Nasıl ki çağdaş yoğun üretimde malların ölçünlüleştirilmesi [standart] bir gereklilikse, toplumsal süreçte de insanların ölçünlüleştirilmesi öyle bir gerekliliktir.” diyor Fromm, önermemi destekler nitelikte. Diğer taraftan, mevzu topluma gelince soru değişiyor, artık “Sen kimsin?” sorusu gidiyor ve yerine “Siz kimsiniz?” geliyor. İşin içine toplum girince, biz tarafından aşağılık karmaşasıyla [kompleks] algılanan bu soru, kişinin kendisine bu zamana kadar sormadığı ya da sorsa bile cevabından kaçtığı “Biz kimiz?” sorusunun yokluğunda şahlanıyor. Kendini ve haddini bilmenin takdir ile karşılandığı zamanlarda tutunamayan ne kadar fiiliyat varsa günümüzde eğlence maskesi altında saklanıyor. Çağdaşlaşmak ve kendinden kaçmak isteyen günümüz insanı içinse eğlence, büyük bir velinimet. Geleneksel eğlenceyle şeklen özdeşliğine rağmen günün sonunda çağdaş bir maske takması ise kimsenin umurunda değil.
Toplumsal ayinlerle yatıp kalkmamıza rağmen ayrılığımız ve sürüler halinde çarpan binlerce kalbin günün sonunda sadece sayımlamalı [istatistiksel] varlığı, gibi saymakla bitmeyecek birçok ahval bile, bize bir şeyler düşündürtemezken, kendimiz olmayı istemek abes mi kaçıyor? Makus talihimizin bir gün döneceğine dair umut; bu ve bunun gibi satırlarda ve bu satıları okuyan gözlerde gizli. Sürüsüz bir çiftliğe ihtiyacımız yok, “Şahsiyet cemiyetten kopuşla başlar.” diyor Meriç, o sürüleri tanıyan şahsiyetlerle dolu bir çiftliğe ihtiyacımız var!