Âlim Değilse Ariftir

“Bu millet âlim değildir ama ariftir. Bu irfanı sayesinde pek çok şeyi okumuşlardan daha iyi sezer, fark eder ve bilir.”

– Ömer Seyfettin

Türkiye’de siyaset, gündemi meşgul etmeye odaklanmıştır. Simgesel mevzular üzerinden ilerlemektedir. Siyasetçilerimizin çoğu toplum bilimi üzerine kafa yormamakta ve yaşadığı toplumu anlamaya çalışmamaktadır. Siyasetçiler toplum üzerine düşünmenin kendilerine getirisini tartmakta ve bu bahsi olabildiğince geride tutmaktadır. Toplum üzerine konuşanlar da kendi sırça köşklerinden toplumu pervasızca eleştirmektedir; oysa siyaseti de sanatı da şekillendiren toplumun ihtiyaç ve beklentileridir. Yeni Türk Edebiyatı’nı biçimlendiren en önemli olgu da toplumdur. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenen dünya düzeninde siyaseten Batı’ya yakınlaşmak istemiştir; Doğu’da Stalin öncülüğünde savaştan galip ayrılan Sovyet[!] Rusya’nın etki alanını genişletme gayreti de bu durumun nedenlerindendir. “İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyet Rusya’nın Türkiye üzerindeki baskısının artarak devam etmesinden dolayı dengenin bozulacağını anlayan Amerika ve İngiltere, Rusya’nın daha ileri gitmemesi gerektiği yönünde muhtıra [nota] vermişlerdir.” [1]

Türkiye’nin savaş sonrası düzende konumlanma çabası, Türk siyasetini ve sanatını derinden etkilemiştir. Atatürk döneminde kurulan ve geliştirilen demir yolları, Anadolu’yu kalkındırma yolunda atılan önemli adımlardandır. Demir yollarıyla amaçlanan; üretimi Anadolu içine yayarak iç pazarı hareketlendirmek, böylece üretim gücü ve istihdamı ülke geneline yaymaktır. Kısaca katarlara verilen önem, İstanbul üzerindeki üretim yükünü hafifleterek Anadolu’yu iktisadî anlamda geliştirme çabasının doğal sonucudur.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında kara yolu yapımına hız verilerek demir yolu üretimi geride bırakılmıştır. Bu hamle kimilerine göre Amerika’nın Türkiye’yi araç sanayisine ve yer yağına [petrol] bağımlı kılma hamlesidir. Artık öncelik, Türkiye’de deniz odaklı ticaret ve gemilere ulaşacak kara yolu ağının geliştirilmesidir. Akabinde kıyı kentleri gelişmiş, sermaye İstanbul gibi büyük şehirlerde kalmış ve iç kesimler toplumsal, iktisadî açıdan gelişim gösterememiştir. İlerleyen yıllarda Anadolu kasabaları üretimden kopmuş ve Osmanlı döneminde göz ardı edilenler, aynı sorunlarla Cumhuriyet devrinde de mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Büyükşehirlerin, özellikle de İstanbul’un taşı toprağı altın görülerek köyden kente göçler hızla artmıştır. Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde ve Gurbet Kuşları gibi eserleri, köylünün iktisadî kaygılarla yaptığı bu göçleri konu almaktadır. Aynı dönemde toplumcu gerçekçi bakış açısıyla yazılan eserler edebiyatımızda önemli yer tutmaktadır.

Gurbetteki sorunlar, memlekete dönünce de köylüyle yaşanılan çatışmalar edebiyatımızdaki önemli kaynaklardır. Şehirde köylü, köyde de şehirli kabul edilen kahramanlar, bayat kişisel gelişimlerin kurbanıdır. Bahsettiğim durum yalnız edebiyatta değil, beyaz perdede de kendine yer bulmuş, dönemin Yeşilçam yapımlarının ana fikrini oluşturmuştur. Köyden şehre gelen “fakir ama gururlu kişi” kimliğinin yapımlarda sıkça kullanılmasıyla köylü-şehirli çatışması mühim ileti aracına dönüşmüştür. Beyaz perdede deyim yerindeyse hayatlarının yansımasını gören insanlar, bu yapımları beğeniyle takip etmiştir. “Sinemada [beyaz perde] kahramanlar daha gerçekçi bir bakış açısı oluşturur fakat tipler[!] –seyirci açısından daha fazla özdeşleşmeye imkân tanıdığı için– daha çok sahiplenilir. Yeşilçam döneminde Türk beyaz perdesi [sineması] seyirciyle çok yakın bir ilişki kurmuş ve seyircinin ortak beğenisi üzerine şekillenmiştir. Rağbet edilen [popüler] yapımlar, hayatın günlük akışını ve bu akışta yaşayan insanların kendi irfanlarını [kültürlerini] ve yaşayışlarını yansıttığı için seyirci tarafından daha çok benimsenmiştir.”[2]

Şehirde tutunmaya çalışan köylü, kendi yaşam alanını inşa etmiştir. Köyden gelecek akrabalarına zemin hazırlamış ve küçük mahalleler kurmuştur. Devamında şehirlerde konut ve imar sorunları baş göstermiştir. Siyasetçiler sorunları çözmek adına aflar çıkartmış ve çeşitli vaatlerle şehirleşmeye çalışan köylü sınıfının oylarına talip olmuşlardır. “Gecekondu oyları sayesinde 1973 genel seçimlerinde oyların çoğunu alan Bülent Ecevit hükümeti, yani Cumhuriyet Halk Partisi [!], 1973 yılı sonuna kadar yapılmış bütün gecekondu konutlarına toprağın tapusunu vermeyi vadetti. Bu, en azından soruna yasal bir açıklık getirdi, her ne kadar tapuların verilmesi işlemi çok yavaş işliyor olsa bile.”[3]

Yazınımızda, “Gecekondu Edebiyatı” adıyla anılan çeşitli eserler tam da bu sorunları merkeze almaktadır. Fakir Baykurt, Hasan İzzettin Dinamo ve Muzaffer İzgü gibi yazarlar bahsettiğimiz bağlamda çarpıcı eserler kaleme almıştır. Kırdan kente göçün itici gücü şüphesiz iktisadî kaygılardır ancak şehirlerdeki sağlık ve eğitim hizmetlerinin gelişmişliği de köylü nezdinde şehir cazibesini artıran hususların başında gelmiştir. Peki, Anadolu’da, köylerde kalanlar için durum nasıldı? Şüphesiz iş gücünün azalması çeşitli tarımsal zorlukları da beraberinde getirmiştir ancak ürünün besleyeceği nüfusun azalması da çiftçi nezdinde rahatlama sağlamıştır.

Bahsettiğimiz yıllarda ekinler birincil tüketim kaynağıydı. Giresun’da fındık yetiştiriciliğinin yıllar içerisindeki seyri bu durumu örneklemektedir: 1950’li yıllarda tüm ülkede dikili fındık ağacı yaklaşık 150.000 hektarlık[!] alana yayılmaktadır. Takip eden her on yılda bu sayı katlanarak yükselmiştir. Son otuz yılda yalnız Giresun’da 120.000 hektarlık alanda fındık yetiştiriciliği yapılmaktadır.[4] Kırsaldan kente göç hareketlerinin yoğunlaştığı 1950’lerin başında, Giresun ve birçok Karadeniz kentinde temel tarımsal faaliyet mısır üretimiydi. Mısırdan elde edilen un ve yem, hayvancılığın yanı sıra temel besin kaynağı niteliği taşıyordu. Kısaca köylü ihtiyacı kadar ekim yapıyor ve ürettiğini karnını doyurmak için kullanıyordu. Köyde nüfus azalınca tarlalar fındıklıklara dönüştü, fındık ticari anlamda köylüye daha önemli getiriler sunduğundan temel zirai faaliyet konumuna yükseldi.

Anadolu’dan Batı’ya göç edenler yalnız gittiği yeri değiştirmekle kalmamış, geldikleri toprakları da değişmeye zorlamıştır. Yapılan çeşitli siyasî hamleler eğitimi de olumsuz yönde etkileyince Anadolu kendi kaderine terk edilmiştir. Yazarlarımız eserlerinde Anadolu insanının hodbinliğini, ahlaksızlığını sıkça dile getirmiş ve her fırsatta eleştirmiştir. Şehirli insanın kafasında cehaletle ilişkilendirilen Anadolu insanı, Türk sanatında yorgun ve huysuz tasvir edilmiştir. Öyle ki Şükrü Erbaş’ın büyük tartışmalar yaratan “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” adlı şiiri, Türk aydınının köylüye bakış açısını ortaya koymaktadır:

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar ağır kanlı adamlardır

Değişen bir dünyaya karşı

Kerpiç duvarlar gibi katı

Çakır dikenleri gibi susuz

Kayıtsızca direnerek yaşarlar.

Aptal, kaba ve kurnazdırlar.

İnanarak ve kolayca yalan söylerler.

Paraları olsa da

Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.

Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.

Yağmuru, rüzgârı ve güneşi

Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden

Düşünemezler…

(…)

Şükrü Erbaş’ın hemşehrisi Abbas Sayar da doğup büyüdüğü Yozgat’ın bozkırlarında geçen Yılkı Atı adlı ilk romanında[!], köylünün cehalet ve bencilliğini okurunun gözleri önüne sermektedir. Romanda kendi dışında hiçbir canlıya önem vermeyen kahramanların insanî duyguları, yoğun simgesellik aracılığıyla sorgulanmaktadır. Köylü kimse, iyilik yapacakken bile kendi çıkarı peşinde koşmakta; Allah’a inansa da yalnız zorda kalınca O’nu hatırlamaktadır.

Siz değerli okurlarımıza soruyorum:

Şehirlinin, hatta aydın köylünün, köylüye biçtiği ucuz kaftan reva mıdır?

Sanatçı muhakkak gördüğünü anlatan, umduğunu kurgulayan kimsedir. Kötü bulduğunu anlatırken kelimelerini acı da seçebilir ama aynı sancıları kendisi de yaşar. Gerçek sanatçı toplumun iyiliğini istediğinden mütevellit ona “Nasıl böyle dersin?” demek, ikiyüzlülerle saf tutmaktan farksızdır. Durun ve düşünün… Sanatçı, parçası olduğu toplumu sertçe eleştirdiğinde ona en şiddetli muhalefeti başka sanatçı değil, siyasetçi yapacaktır. Oysa sanatçının eleştirdiği toplumu yoğuran da günde iki kez berber koltuğuna oturan siyasetçilerdir. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin efendisini belirlerken muhakkak haybeden konuşmamıştır. Türk köylüsü âlim değilse de ariftir.


  • Türkiye’nin Nato’ya Girişi, Yasin Gümüş
  • Sosyo-Kültürel Bağlamıyla Yeşilçam’daki Kötü Adam Temsilleri: Köy Ağaları Örneği, Arş. Gör. Koray Sevindi
  • Gecekondu, Kemal Karpat, s.91
  • giresunziraatodasi.org.tr Erişim: (03.06.2026, 14.23)