- Yazar: Abbas Sayar
- Dönem: 1970'ler
- Edebiyat: Toplumcu Gerçekçi
- Topluluk Yıldızı: ★★★★★★★★★★5 üzerinden 3.4 yıldız
Topluluk Değerlendirmeleri
İnsanoğlunun ahlakını süslü püslü, gösterişli kıyafetlerinden sıyırırsak geriye ne kalır?
Üssüğünoğlu İbrahim, vicdanıyla baş başa cevaplıyor bu soruyu.
Yılkı Atı, halkın yoksulluğunu, tabiatın zorlu şartlarını ve insanoğlunun menfaatçi yanını bir atın yaşam mücadelesi üzerinden anlatan bir köy romanıdır. Bununla birlikte Türk edebiyatının ilk köy romanı Nabizade Nazım'ın kaleme aldığı Karabibik'ten farklı nitelikler sergilemekte ve toplumcu gerçekçi bir çizgiye yaklaşmaktadır.
Yılkı Atı Abbas Sayar'ın ilk romanıdır. 1961 yılında Bozok gazetesinde tefrika edilen roman, 1970 yılında basılmış ve bir yıl sonra TRT Roman Yarışması başarı ödülü kazanmıştır.
Eserde yaşlandığı kanaatiyle çetin tabiat şartlarına terk edilen bir kısrak anlatılmıştır. Bu anlatım yalnızca yaşlanarak insanlara fayda sağlayamayan hayvanların değil, yaşlandığı için bir kenara çekilen insanların akıbetlerini de sorgulatmaktadır. Menfaatçi insanoğlu, kendine çok hizmeti ve desteği bulunmuş hayvanları da insanlar gibi elden ayaktan düştüklerinde gözden çıkartmakta ve ölüme terk edebilmektedir. İnsanoğlu bu doğasıyla aç kalmamak veya ölmemek için öldüren vahşi hayvanlardan daha vahşi bir canavardır. Esere göre insanoğlu yardım ederken dahi kendi menfaatini düşünmekte, hesap kitap yaparak yardım etmektedir.
Eserde tabiat bir arka görüntü, bir sahne, bir mekan şeklinde kullanılmamış, adeta romanın ana kahramanlarından biri gibi anlatılmıştır. Doğa; kara kışı, zorlu rüzgarları, dondurucu soğukları, aşılması güç akarsuları, dağları, tepeleriyle betimlenmiş ve güzel manzaralarıyla resmedilmiş, böylece eserin diğer ana unsurlarını tamamlamıştır. Hayvanların duygu ve düşüncelerini okuyabildiğimiz romanda, insanlar ise yerel ağızlar ile kaleme alınmışlardır.
Yılkı Atı, eserin başkahramanının bir hayvan olması hasebiyle Jack London'un Vahşetin Çağrısı ve Beyaz Diş isimli eserleriyle karşılaştırılabilir. Özellikle Beyaz Diş'te Beyaz Diş'in annesinin hikayesinin de anlatılması, Yılkı Atı ile benzerlik göstermektedir. Abbas Sayar da Yılkı Atı'nda Jack London'un yaptığı gibi, eserinin başkahramanı Doru Kısrak'ın annesini anlatmış, onun şeceresini vermeye çalışmıştır. Bununla birlikte her ne kadar her üç eserde de vahşi doğa ve hayatta kalma mücadelesi işlenmişse de Abbas Sayar'ın bu konuyu Jack London kadar ele almadığı görülmektedir. Abbas Sayar London'dan farklı bir şekilde köy yoksulluğunu ele almış, vefa duygusunu ve terk edilmenin getirdiği ruhiyatı konu edinmiş ayrıca yukarıda da bahsettiğimiz üzere insanoğlunun menfaatçi yönünü gözler önüne sererek eleştiriye açmıştır.
Bozkırda tabiat gibi çıplak kalan insanoğlunun ahlakı düşmemek için çıkarlarına tutunur, ayakta kalır ama soysuzlaşır. Toplumun ahlakı güçlüye ve kıymetliye karşı sergilediği tutumuyla değil, elden ayaktan düşmüşe karşı gösterdiği tavır ile anlaşılır. Doru Kısrak, eserin sonunda Abbas Sayar'ın kaleminde kendini üstün sayan insanoğluna asil bir ahlak dersi verir. Üssüğünoğlu İbrahim ise Tolstoy'un Pahom'u kadar ağır ödemez, maddiyat düşkünlüğünün ve hırsının bedelini.
- Gürcan Sağlam
Abbas Sayar'ın kaleme aldığı Yılkı Atı, at ile sahibinin hikayesinin sınırlarını aşan bir eserdir. Doğa ile insanın çarpışmasını, yoksulluğun insan doğasındaki yıkıcı etkisini, insanoğlunun işine yarayan varlıklara çıkarı bitince nasıl sırt çevirdiğini yüzümüze vuruyor. Parasızlığın insanı küçülttüğü, tokluğun ise kini azaltıp hoşgörüyü artırdığı düşüncesi satırlarda yankılanıyor. Doru'nun yılkıda tanıştığı yoldaşı Çılkır'ın ve yılkı sürüsünün çarpıştığı aç kurdun ölümüyle doğanın acımasız yüzü gösteriliyor. Bu yolla canlının doğuşundan ölümüne dek geçirdiği güçlenme, egemenlik kurma ve çöküş evreleri yansıtılıyor.
Taşranın durumu, kişilerin işlenişiyle gözler önüne seriliyor. Kitabın başında İbrahim tarlada öküzlerin ardında yürürken salt paraya, mala mülke dair düşlere dalıyor. Zenginliği düşlemesi onun kibrini, bencilliğini, gösteriş merakını anlatıyor. Tam bu düşlerin ortasında hayvanlar su içmek için durduğunda düşü kesiliyor. İbrahim'in bu doğal gereksinime öfkelenip hayvanlara kızmasıyla okuyucu, İbrahim'in acımasızlığıyla tanışıyor. Yem masrafından kaçınmak amacıyla emektar atı Doru'yu kışın insafsızlığına, yılkıya bırakmasıyla bencilliği, vefasızlığı kesinleşiyor.
İbrahim'in karşısında duran Hıdır Emmi’nin yardımseverliği başlarda acımasız köylü yığınının içinde eğreti duruyor. Köylünün takdirini kazanma, imrenilme isteği taşısa da Doru'yu ayağa kaldırmak için günlerce süren gayreti dikkat çekiyor. İlerleyen sayfalarda onun Kuvâ-yi Milliye geçmişini, savaşta atıyla kurduğu bağı, döndüğünde yapayalnız kalışını okuyunca taşlar yerine oturuyor. Yurdu için savaşan kişinin yurdundan karşılık görememesi, yurdu kurtaranların içine düştüğü yoksulluk çarpıcı biçimde hissettiriliyor. Köylülerin sürekli beddua ve hakaret etmesi, Hıdır Emmi'nin iyiliklerinin ardında art niyet aramaları taşra insanının mizacını sorgulatıyor.
Doru, Hıdır Emmi’nin yanında iyileşince dışarıdaki fırtınaya, kurda kuşa rağmen doğaya dönmek istiyor. Köyü yadırgayıp gitmek istemesi özgürlüğün değerini pekiştiriyor. Öykünün Doru'dan İbrahim'e, sonra aygırın sürüsüne, ardından kurtlara geçişi akıcılığı artırıyor ancak son bölüm beklentiyi tam karşılamıyor. Doru'nun Hıdır Emmi'ye dönerek onun hayallerini gerçekleştirmesi yadırganmazdı. Beyaz Diş'e nazaran kitabın kapağı kapatıldığında geride pek fazla derin öğreti, yan öykü ve kalıcı düşünce bırakmıyor.
Kitap, 1971 TRT Başarı Ödülü almış ancak dilini genel itibarıyla yöresel buldum. TRT'nin İstanbul Türkçesini kullanan metinleri ödüllendireceğini düşünürdüm. Yazarın yöresel ağızı yansıtırken yer yer çelişkilere düştüğünü fark ettim. Taşralıları konuştururken kullandığı "ofis", "mağaza" ve küçük köpekleri anlatan "fino" sözcüklerinin yöre dokusunu zedelediğini düşünüyorum. Yayımcının denetim eksikliğinin okuma akışımı bozduğunu söylemeliyim. Yanlış yazımlar, hatalı noktalama seçimleri doğrudan gözüme çarptı. Sayfa boşluklarının gereğinden fazla bırakılmasını çevrecilik açısından hoş karşılamıyorum. Kitabın başındaki Abbas Sayar'ın öz geçmişinin acındırma içermesi hiç hoşuma gitmedi. Söz gelimi yazarın yokluk yüzünden evrenkente gidemediğinden yakınması bende duygu sömürüsü izlenimi uyandırdı. Kaldı ki yaşadığı dönemde evrenkente gidebilen kişi sayısının azlığını göz önünde bulundurduğumda, bu yakınmayı oldukça yersiz buluyorum.
Umut Tepenin Ardında
“Köylüleri niçin öldürmeliyiz? Çünkü onlar ağır kanlı adamlardır. Değişen bir dünyaya karşı, kerpiç duvarlar gibi katı çakır dikenleri gibi susuz kayıtsızca direnerek yaşarlar. Aptal, kaba ve kurnazdırlar. İnanarak ve kolayca yalan söylerler.”
Abbas Sayar’ın kaleminden çıkan Yılkı Atı’nı bitirip kapağını kapattığımda aklımın sokaklarında Şükrü Erbaş’a ait yukarıdaki satırlar dolaştı. Anadolu[!] insanını temel alan çoğu gerçekçi edebiyat çalışmasında irfan, ahlak, sağduyu kavramları önemini yitirmektedir. Toplumcu gerçekçi bakış açısıyla yazılan eserler, bizlere köylünün yalnız kötü yanlarını mı sunar? Yoksa köylünün kusurları, erdemlerine kıyasla çok mu belirgindir? Bu soruların cevabını vermek bana düşmediği gibi kendi düşüncemi de sizlerden saklamayı tercih ediyorum. Kim bilir, belki dergimizin ilerleyen sayılarında bu soruları (kendimizce) yanıtlayacağımız yazıyı sizlerle buluştururuz.
Abbas Sayar, Yılkı Atı’nda edebiyatımızda izine az rastlanan hayvanlar üzerinden toplumsal ileti verme amacını ustaca yerine getiriyor. Orwell’ın Hayvan Çiftliği’ndeki kadar göze çarpmasa da Yılkı Atı düzen içinde savrulan insanı simgeliyor. Eserin hikâyesi, Kafka’nın hamam böceğiyle benzerlik gösteriyor. Dönüşüm’ü okuduysanız Samsa’nın eli ekmek tutarken ailesi tarafından sevildiğini hatırlarsınız. Yılkı Atı’ndaki kahramanımız da sabana koşulurken yahut yarışlarda galip gelirken sahibi tarafından çok sevilmektedir. İbrahim'in Doru'yu yılkıya bırakmasıyla başlayan süreci anlatmak gizi bozacağından susuyorum ancak simgeselliğin ilmek ilmek işlendiği Yılkı Atı’nı okuyun ve çevrenize de okutun ki kuytu köşelerde saklı kalmasın.
Abbas Sayar ve Samed Behrengi gibi kalemler, hayvan hikâyelerinin toplum ve çağ eleştirisinde başvurulabilecek güçlü anlatılar niteliği taşıdığını yazdıklarıyla ispatlıyor. Abbas Sayar ilk kitabı Yılkı Atı’nda size birkaç saatte tamamlanacak ve tamamlandıktan sonra insanlık üzerine düşündürtecek nadir deneyim vadediyor.
- Kadir Kadakal
Abbas Sayar’ın Yılkı Atı romanı[!], sadece bozkırın ortasındaki bir hayvanın hikayesini değil, aslında insanlık onurunun ve vefasının çetin sınavını sunar. Emektar Doru, sahibi Üssüğünoğlu İbrahim tarafından kuru saman masrafı çıkmasın diye kışın ayazında yılkıya bırakılmasını konu edinir.
İbrahim bu eylemini, “Nasibi tükendi ise... yine geberip gider" diyerek kadere yükleyip meşrulaştırmaya çalışır. Yıllarca hizmet etmiş canlının yaşam hakkı, küçük maddi kazançla takas edilmiştir. İbrahim’in bu tutumu, emektar canlıyı sadece araç gören yabancılaşmış bakış açısını temsil eder.
Hıdır Emmi ise atı sadece araç değil, kurtarılması gereken can ve sevap kapısı görerek bu yabancılaşmayı kırar.
Bu bakış açısı, Cengiz Aytmatov’un Elveda Gülsarı eserinde ünvanlarını benliklerinin ilerisine koyan liyakatsiz yöneticilerin Gülsarı’ya sergilediği tutumla benzerlik gösterir. Her iki eserde de sistemin veya bireyin çıkarları, canlıyı nesneye dönüştürür.
- Ceren Nisa Akkurt
Kitaptan Alıntılar
“Gözü kör olsun yokluğun. Yokluk bel kırar, adamı insanlıktan cüca eder. Kalp paraya çevirir.”
(Sayfa: 12)
“Para şahine benzer. Gökten alimallah turnayı indirir.”
(Sayfa: 13)
“Geçmişti her şey ondan. Birkaç kez yıkıldı. Dayak yedi zorlusundan. Dayak, güç mü verirdi, kuvvet mi verirdi Doru'ya?”
(Sayfa: 31)
“Tokluk, hayatı düşündürür. Toklukla birlikte, hayatla olan bağlar artar, kavileşir. Tokluk bir gâvur şeydir. İyi bir gâvurluktur tokluk. Kini azaltır, hoş görürlügü arttırır.”
(Sayfa: 47)
“Usûl bu... Dünyanın öbür ucuna git, yine bu... Nasibi tükendi ise, önüne arpa kırması doldursan, altına kuş tüyü yatak sersen, yine geberip gider.”
(Sayfa: 51)
“Allah acı bir tokat olmalı. Her kim ki kötü bir amel peşinde indirmeli şamarı…”
(Sayfa: 61)
“Dünya, umudu insanların yüreklerine aktarıyor, keder pılını pırtını raflara kaldırıyordu.”
(Sayfa: 89)
