Gözlerini araladığında etrafı zifiri karanlıktı. Ne olduğunu anlamaya çalıştı. Bulunduğu yere nasıl geldiğini ya da getirildiğini hatırlamıyordu. Her gece yaptığı gibi yatağında uzanmıştı. Telaş ve merak arasında gidip gelen duygularını, sakinleşmeye karşı duyduğu inanç bastırdı. Sakin kalmalı ve zifiri karanlığı anlamlandırmalıydı. Ürpertici bir ses hemen yanında uğuldadı. Bulunduğu mekânda kendinden başka bir varlık hissettiğinde aklını yitirmişçesine haykırdı. Saç diplerinden ensesine doğru ilerleyen uyuşukluk saniyenin onda birinde tüm vücudunu kaplayan karınca sürüsüne döndü. Odayı dolduran çığlıklar sustu, kalbi sıkışıyor ve nefes almakta zorlanıyordu.
Mekândaki diğer varlığın davudî sesi duyuldu:
“Vazgeç!”
Duyduğu ses bir insana ait olmalıydı. Demek ki kaçırılmıştı. Kısık ve titreyen sesine yalvarma edası ekleyerek karşılık verdi:
“Kimsin sen? Ne istiyorsun?”
“Vazgeç!”
“Anlamıyorum. Neyden vazgeçeyim?”
“Vazgeç!”
Tüm bedenini sinsice saran karınca sürüsü tekrar hareket etmeye başlamıştı. Bu sefer daha uzun sürdü ve gittikçe bedeninin ağırlaştığını hissediyordu. Ağzına gelen demir tadı midesini bulandırıyordu. Karşısındaki kişi ya da kişiler tarafından zehirlenmiş olabilirdi. Bayılmadan evvel son takatiyle, “Bana ne verdin, sen kimsin?” diyebildi. Bilinci karanlıkta kaybolmadan önce tekrar işitti:
“Vazgeç!”
Karanlığı elleriyle dağıtarak ilerliyordu. Karanlığın aydınlığa döndüğü yırtığı iki eliyle tutarak genişletti. Uyanmış ve ağzındaki demir tadı kaybolmuştu. Şakaklarından ensesine uzanan ağrıyı kovmak istercesine başını salladı. Elleriyle ensesini ve şakaklarını ovdu. Umutsuzca kafasını kaldırıp çevreyi incelemeye başladı. Uçsuz bucaksız kumullar, dört yanında uzanıyordu. Tam karşısında uzaklığını kestiremediği dağlar, cansız renklerle beklemekteydi. Güneş, koyu bulutların ardınfa saklanmıştı. Gökyüzü, yeryüzünü yarı karanlık kılıyordu. Rüzgâr esmiyor, sıcak ya da soğuğu hissetmiyordu; sanki içkiyi fazla kaçırmış birinin ertesi günkü sersemliğini yaşıyordu.
İçinde bulunduğu durumu anlamlandırma amacıyla üzerini yoklamaya başladı. Fark edeceği küçücük bir ayrıntı yardımcı olabilirdi. Kıyafetlerini çıkarıyor, ters düz ediyor fakat hiçbir ipucuna rastlayamıyordu. Yarı çıplak hâlde yere çömeldi. Başını dizlerinin üzerine dayadı. Bir yandan düşünüyor bir yandan da durumu ne kadar sakin karşıladığına şaşırıyordu. Hatırladığı son yaşantısı ona “Vazgeç!” diyen varlıktı. Kimdi o? Sesi hâlâ zihninde yankılanıyordu ancak tanıdığı birine ait olmadığı aşikârdı. Birileri aklıyla oynuyordu, birileri kimdi? Kendi bilincinin farkındaydı lakin adını bile hatırlamıyordu. Düşündükçe huzursuzlandı. “Ben kimim?” Neden burada bulunduğunu sorgulamanın anlamsızlığını fark etti. “Kendi adımı bile bilmiyorum.” Ama bilinci ilginç şekilde her şeyin farkındaydı. Kendini bildiğinden emindi, bilinci sanki kayıp anılarla doluydu. Huzursuzluğu gitgide artıyordu. Kafasını dizlerinin üzerine kapattı ve gözlerini isteyerek karanlığa teslim etti.

O esnada kum taneleri titreyerek zıplamaya başladı. Deprem sandı ama sarsıntı yoktu. Sonsuzluğa uzanan çöl, kaynıyor gibiydi. Elini yere uzattı, kum taneleri zıplayarak avuç içine nüfuz etti. Görüyordu fakat teninde kum tanelerini hissedemiyordu. Elini suratına götürdü, bacaklarını yanlara açtı. Kumun üzerinde bağdaş kurmuş, elini inceliyordu. İşaret parmağını dişlerinin arasına götürdü ve ısırdı. Canı yanmıyor, dişlerinin arasında parmağını hissetmiyordu. Daha güçlü ısırdı ama sonuç değişmedi. Hayrete düşmüştü, elleriyle yüzünü çekiştirmeye başladı ama ne yaparsa yapsın canı yanmıyordu.
O sırada kumların titremesi durdu. Çöle tekrar hareketsizlik hâkimdi. Başı ağrımaya devam ediyordu. Ağrı şiddeti azalmamış, içinde bulunduğu durumdan rahatsız oldukça daha da arsızlaşmıştı. “En azından baş ağrısını da hissetmeseydim.” diyerek söylendi. Düşüncelerini söyleme ihtiyacı duymuştu:
“Sesli düşünmek, deliliğe ilk adım, ilk adım. Adımın ne olduğunu bile bilmiyorum. Niye başım ağrıyor? Neden hiçbir şey hissetmiyorum? Burası neresi? Belki de çoktan delirdim.”
“Vazgeç!”
“Geri geldin! Neyden vazgeçeceğim? Lütfen, bana anlat.”
“Vazgeç!”
Heyecanla ayağa kalkmış, etrafına bakıyordu. Görünürde sesin sahibine dair hiçbir işaret yoktu. Elleriyle saçlarını kavradı ve haykırdı.
“Kafamın içinde misin?”
“Vazgeç!”
“Seni kafamın içinden çıkarıp geberteceğim! Sen başımdaki ağrısın, değil mi? Bana ne verdin, ne içirdin?”
“Vazgeç!”
Olduğu yerde dövündü. Kafasını yumrukluyor, saçlarını çekiştiriyor, olabildiğince yükseğe zıplayıp kendini kumun üzerine bırakıyordu. Tüm bunlar canını yakmadığı için daha da öfkeleniyordu. Küfürler savurarak bir süre kendini dövdü. Yorgun biçimde kumların üzerine serildi. Elleriyle yerden destek alarak hafifçe doğruldu. O sırada kumların üzerine bir damla kan düştü. Elini yüzüne sürdü, parmakları kana bulanmıştı. Kanının kaşlarının arasından dudaklarına süzülüşünü hissetti. His geri gelmişti. Canı acımaya başladı, baş ağrısı ve “Vazgeç” nidaları da dinmişti. Gözleri karardı ve kafası kumların üzerine düştü. Ufuktaki cansız dağlar daha da soluklaştı, tekrar bayılmıştı.
***
Gözlerini tekrar açtığında tanıdık bir mekândaydı ancak burayı nasıl tanıdığını da hatırlamıyordu. Belki de yanılıyordu, neticede zihni çok bulanıktı. Hastane odasına benzer bir yerdeydi, her yer beyazdı. Üzerindeki kıyafetler de değişmişti. Belki de bir deneydeki fareydi. Odaya hekim kılıklı biriyle iki hemşire girdi, hekim sahte gülümseyişiyle konuştu:
“Demek uyandınız Kâmil Bey.”
Kâmil, kısık ve yorgun bir sesle karşılık verdi:
“Kâmil mi? Bilmiyordum.”
“Zihniniz ortalama bir saate eksiksiz hâle gelecektir. O zaman her şeyi hatırlayacaksınız. Endişelenmenize gerek yok, gayet iyisiniz. Bu gecelik burada müşahede altında kalmanızı isteyeceğim lakin kendinizi iyi hissederseniz eve dönebilirsiniz. Biliyorum, çok fazla sorunuz var ama bunlar dakikalar geçtikçe zihniniz tarafından yanıtlanacak. Kalıp sizinle sohbet etmek isterdim fakat gözlemlemem gereken başkaları da var. Hatırlatın da yarın kahvaltıyı beraber yapalım.”
Hekim odadan çıktı, yanındaki hemşirelerden biri odada kaldı. Yavaş adımlarla Kâmil’in yanına geldi ve torbalarda asılı duran sıvıları denetlemeye başladı.
“Kolunuzu olabildiğince hareket ettirmemeye çalışın Kâmil Hocam.”
“Kâmil Hocam, kulağa hoş geliyor.”
Genç hemşire gülümseyerek devam etti:
“Efendim, siz benim evrenkentten hocamsınız, ayrıca tesisin kurucususunuz ve burada çalışan hemen herkes sizin öğrenciniz. Biliyorum her şey anlamsız geliyor ama Hekim Bey’in de söylediği gibi aşağı yukarı bir saate her şeyi anlamlandıracaksınız.”
“Bunun gerçek olduğunu hissedebiliyorum. Karanlık ve çöl huzursuz hissettiriyordu, şu an sadece yorgunum. Sana soru sormama izin verir misin?”
“Elbette hocam. İstediğinizi sorabilirsiniz.”
“Bu tesisi benim kurduğumu söyledin. Peki, ne yapıyoruz burada ve ben neyim, kimim?”
“Prof. Dr.[!] Kâmil Şen, canlı bilimi ve insan bilinci üzerine çalışmalarınız tüm dünyada takip ediliyor, devletlerce destekleniyor. İnsanlar size, geleceğin mimarı diyor. Kısacası siz gerçek bir kahramansınız. İnsanlığı geleceğe taşıyacak uygulayım bilimini burada, Gelecek Nesil adlı araştırma şirketinizde üretiyorsunuz. Az önce sizinle konuşan Hekim ise İngiliz ortaklarınızdan biriydi. Burası küresel iktisada yön veren çok uluslu bir şirket ve en büyük hissedar da sizsiniz.”
“Vay be…”
Kâmil hatırlamaya başlamıştı. Artık tamamen sakindi ve şaka yapacak kadar keyiflenmişti:
“Şu Hekim kılıklı İngiliz benden iyi Türkçe konuşuyordu.”
“Hocam, aslında İngilizce konuştu. Sizin imzanızı taşıyan anında çeviri cihazıyla söylenenleri ana dilinizde algıladınız. Aslına bakarsanız ben de Fransızca konuşuyorum.”
Kâmil şaşkınlık ve gururla dolu bir kahkaha attı.
“Bu mükemmel…”
“Evet, hepsi sizin sayenizde; özellikle son çalışmanız geleceği şekillendirecek.”
“Bahsettiğin şu son çalışma, bu durumda olmamın nedeni o değil mi?”
“Evet, her seferinde olduğu gibi siz ilk deneksiniz. İcatlarınıza ne denli güvendiğinizi yatırımcılara bu yolla gösteriyorsunuz.”
“Peki, ne icat ettim?”
“Ona Hayalet diyorsunuz. Bir tür sanrı yaratıcısı ama ilaç yok, keyif verici herhangi bir madde yok. Akım [frekans] aracılığıyla birinin zihnini denetim altına almanızı sağlıyor. İnsanlara istediğiniz görüntüyü gösterebilir, istediğiniz yaşantıyı sunabilirsiniz. Elde ettiğiniz veriler birkaç saate kesinleşecektir ancak yolun daha başındayız. Anladığım kadarıyla deney beklenenden başarılı geçti. Ortaklarınız çok memnunlar.”
“Anlattıkların gelecek adına umut verici ancak Hayalet çok tehlikeli bir silaha evirilebilir. Günlük hayatta insanlara istem dışı sanrılar göstermek, bunun bir tık ötesi…”
“Matrix’in[!] kendisi.”
“Evet, öyle.”
Kâmil, yüksek bir eşikteymiş gibi hissediyordu. Eşiği atlayacak takati var mıydı? Hayalet adını verdiği tasarı, insanlığa yarardan ziyade zarar mı getirecekti? Sanrı esnasında duyduğu sesi hatırlamaya çalıştı. Bir varlık sürekli ona aynı şekilde sesleniyor, tek bir kelimeyi tekrarlıyordu. Cevap belki de o kelimeydi. Hatırlayamıyordu. Önemli olmadığına kanaat getirdi. Düşüncelerini dağıtan hemşirenin sesiydi:
“Her şey yolunda görünüyor. Sizi yalnız bırakayım, dinlenmeniz gerekiyor hocam. Bir isteğiniz olursa kapıda bekliyor olacağım.”
“Teşekkür ederim.”
Hemşire odadan çıkarken ışıkları kısmıştı. Kâmil, gözlerini karanlığa kavuşmak istercesine yumdu.